← Tüm Yazılar
    Yaşlanma Psikolojisi

    Yaşlanmanın Türleri: Kronolojik, Fizyolojik, Sosyal ve Psikolojik Yaşlanma

    Ceren Gündoğdu Diler · Klinik Nöropsikolog

    Yaşlanmanın Türleri: Kronolojik, Fizyolojik, Sosyal ve Psikolojik Yaşlanma

    Kronolojik Yaşlanma

    Yıllara bağlı olan, doğumdan o güne kadar geçen zaman ölçüsüdür. Günümüzde artık kesin çizgilerle ayrılması zorlaşmış ve tek başına ele alındığında daha çok devletlerin sosyal güvenlik sistemlerinin dayandığı bir argüman olarak kalmıştır.

    Fizyolojik Yaşlanma

    Fiziksel yaşlanma; hücresel ve moleküler düzeyde, oksijen kullanımı sonucu zamanla hücrelerde oluşan hasarların birikimiyle ortaya çıkar. Bu süreç genetik mirasımızdan ve epigenetik, yani çevresel koşullardan etkilenir. Fizyolojik kapasitedeki azalma, genetik yatkınlık varsa bazı hastalıkların ortaya çıkmasına neden olabilir; ancak bu her bireyde farklı biçimlerde seyreder. Bu nedenle yaş ile fiziksel değişim arasındaki ilişki çoğu zaman zayıftır.

    70 yaşında aktif fiziksel ve zihinsel yaşam süren bireyler varken, 45 yaşında ciddi tıbbi gereksinimleri olan bireylerle de karşılaşabiliyoruz. Fizyolojik yaşlanma ve buna eşlik eden tıbbi süreçlerle ilgilenen bilim dalı geriatri olup, bu alan onların uzmanlık sahasıdır.

    İnsanlar çoğunlukla kronolojik ve fizyolojik yaşlanma ile ilgilenirler. Oysa yaşlanma sürecini belirleyen ve fizyolojik yaşlanmanın nasıl deneyimleneceğini büyük ölçüde şekillendiren asıl alanlar sosyal ve psikolojik yaşlanmadır. Bu iki alanın önemli alt başlıkları olduğu için, burada tanımlayıcı bir çerçeve sunmakla yetinip, yaşantısal örneklerle genişletmek daha anlamlı olacaktır.

    Sosyal Yaşlanma

    Sosyal yaşlanma; bireyin yaşla birlikte üstlendiği sosyal rollerin, alışkanlıkların ve ihtiyaçların değişime uğramasıdır. Ergenlikten yetişkinliğe geçerken ebeveyn olmayı isteyen bireyler bu deneyimi yaşar ve yeni bir sosyal rol üstlenir. Zamanla baba rolü büyükbaba rolüne, anne rolü büyükanne rolüne dönüşür. Benzer şekilde, 20'li yaşlarda ayakta konserlerde vakit geçirmekten keyif alan biri, ilerleyen yaşlarda daha çok sohbet edebileceği, oturabileceği ve ihtiyaçlarına uygun sosyal ortamlara yönelir. Keyif aldığımız alanlar, yaşla birlikte değil; ihtiyaçlarımızla birlikte değişir.

    Sosyal yaşlanma yalnızca bireysel tercihlerle değil, içinde yaşadığımız toplumun kültürü ve yapısıyla da şekillenir. Çoğu zaman "kişiliğimiz böyle olduğu için" değil, bize böyle öğretildiği için bazı davranışlardan geri dururuz.

    • "Bu yaştan sonra o elbise giyilmez."
    • "Bu saatten sonra spora mı başlanır, ne derler?"

    Ben bu içimizde konuşan toplumsal sesi "elalem" olarak tanımlıyorum. Kendi iç sesimizin yapmak istediklerine, "elalem ne der" sesi karıştığında, fark etmeden hayatımıza sınırlar koymaya başlarız. Yaşlılık çoğu zaman "artık yapabileceklerin sınırlanıyor" cümlesiyle tanımlanır. Oysa burada kritik soru şudur:

    Eğer yapmak istediğim şeye fiziksel ya da zihinsel bir engelim yoksa, beni gerçekten yaşlılık mı sınırlıyor, yoksa elalem mi?

    Klinik pratikte sıkça karşılaşılan durumlardan biri şudur: Kişi fiziksel olarak yapabilecek durumda olduğu hâlde, sosyal olarak kendini geri çekmeye başlamıştır. Bunun nedeni çoğu zaman bedensel bir yetersizlik değil, toplumsal beklentilerin içselleştirilmiş halidir.

    Örneğin 50'li yaşlarında, uzun yıllar aktif bir sosyal hayatı olmuş bir danışan, artık davetlere daha az katıldığını anlatır. "Yoruluyorum" der; ancak biraz açıldığında şunu ekler:

    "Oradaki herkes genç, ben sanki oraya ait değilmişim gibi hissediyorum."

    Bu noktada geri çekilme fiziksel değil, aidiyet algısıyla ilgilidir.

    Benzer şekilde, uzun yıllar çalışmış, üretmiş ve sorumluluk almış bir birey emeklilik sonrası ciddi bir boşluk hissi yaşayabilir. Sabah kalkmak için bir nedeni kalmadığını, telefonunun daha az çaldığını, fikirlerinin eskisi kadar sorulmadığını fark eder. Bu durum kişinin kendini "işlevsiz" hissetmesine yol açabilir. Oysa değişen şey, kişinin değeri değil; toplum içindeki rolünün biçimidir.

    Bu nedenle sosyal yaşlanmayı iyi yönetebilmek; hangi sınırların gerçekten fiziksel ya da zihinsel, hangilerinin toplumsal beklentilerden kaynaklandığını ayırt edebilmekle mümkündür. Klinik gözlemler, bu ayrımı yapabilen bireylerin ruhsal dayanıklılıklarını ve bilişsel esnekliklerini daha uzun süre koruyabildiklerini göstermektedir.

    Psikolojik Yaşlanma

    Psikolojik yaşlanmayı; bireyin duygu, algı ve davranışlarında zamanla oluşan değişimler olarak tanımlayabiliriz. Hafızanın nasıl kullanıldığı, yaşanan kayıplar, hayat içindeki rol ve statü değişimleri, duygularla algıların birbiriyle uyumu ya da çatışması bu sürecin temel bileşenleridir.

    Psikolojik yaşlanma, kronolojik yaştan bağımsız olarak çok erken başlayabileceği gibi, ileri yaşlarda bile oldukça sağlıklı bir biçimde seyredebilir. Buradaki temel belirleyici, bireyin geçmişiyle ve kendisiyle kurduğu ilişkidir.

    Klinikte sıklıkla iki temel örüntüyle karşılaşırız. Birinci örüntüde kişi, geçmişine daha çok pişmanlıklar ve yarım kalmışlıklar penceresinden bakar. "Keşke"lerle dolu bir iç diyalog hâkimdir. Hafıza performansı objektif olarak normal sınırlarda olsa bile, kişi kendini "eskisi gibi değilim" diye tanımlar. Buradaki sorun hatırlayamamak değil; hatırlananlarla ne yapıldığıdır.

    İkinci örüntüde ise birey, hayatında zorluklar yaşamış olsa bile geçmişini bir bütün olarak kabul edebilmiştir. Kayıplar inkâr edilmez; ancak hayatın doğal bir parçası olarak anlamlandırılır. Klinik gözlemler, bu bireylerin duygu düzenleme becerilerinin daha güçlü olduğunu ve stresle baş etme kapasitelerinin yaşla birlikte azalmadığını göstermektedir.

    Psikolojik yaşlanma çoğu zaman hafıza üzerinden konuşulsa da mesele yalnızca bellek değildir. Asıl belirleyici olan; bireyin kimlik algısı, öz-değeri ve kendine dair anlattığı hikâyedir. "Ben kimim?" sorusuna verilen cevap, "Ben artık ne yapamam?" eksenine kaydığında psikolojik yaşlanma hızlanır. Buna karşılık "Ben hâlâ ne öğrenebilirim, neye katkı sağlayabilirim?" sorusu canlı kaldığında süreç çok daha sağlıklı ilerler.

    Önemli bir nokta da şudur: Psikolojik yaşlanma sabit değildir. Klinik deneyim, yıllardır değişmez sanılan bakış açılarının psikolojik destek süreciyle dönüşebildiğini göstermektedir. Bu nedenle psikolojik yaşlanma bir kader değil; fark edilebilir, çalışılabilir ve dönüştürülebilir bir süreçtir.

    Bir Görüşme Planlamak İster misiniz?

    30 dakikalık bir tanışma görüşmesiyle başlayabilirsiniz. Süreciniz hakkında konuşmak için randevu alabilirsiniz.

    Randevu Al →